akademide paryalaşma: bir almanya örneği

Avrupa’da Üniversite standartlaştırılması adı altında yüksek öğretimin değişimi devam etmekte. Her ülkenin kendine has yüksekeğitim modeli değişime uğrayarak, genelde amerikanvari olarak adlandırılabilecek bir merkezi sisteme evrilmekte. Bu değişimin neoliberal bir yeniden şekillendirme olduğu, değişimin en hızlı geliştiği ve zaten bu gibi konularda da öncü olan Hollanda örneği üzerinden erken dönemde dillendirilmişti [1]. Amaçlananın piyasanın talep ettiği uzmanlaşmış, esnek çalışma şartlarına hazır işgücünün emek piyasasına eklenmesinin yanı sıra, yükseköğretimin geçirdiği değişimin, aynı zamanda üniversitedeki bilim pratiğinin ve kurumsal işleyişine de bir müdahale olduğu yazılmıştı.

Bu geniş kapsamlı değişim Türkiye’de de gözlenmekte. Sürecin bütüncül etkilerinin yanı sıra, fakülte ve dolayısıyla sektör bazlı gidişatını anlatan kitaplar piyasada bulunabiliyor [2]. Biraz bu küçük deneyimlerin, büyük resmi anlamaktaki önemine özenerek, diğer yandan da bir bilim emekçisi olarak kişisel deneyimimi anlatma isteğimden yola çıkarak Almanya’da doktora sürecinde karşılaştığım kurumsal sorunlar, bunların bir nevi analizi ve bunun yanısıra değişime paralel olarak gelişen politik tepkilerden bahsetmek istiyorum. Çünkü son kertede Türkiye’de yaşananlar ile yapılacak karşılaştırmalı bir kurumsal dönüşüm tartışmasının, Türkiye’de akademinin gelecekteki mücadelesine dair önemli veriler taşıdığı fikrine sahibim.

almanyadaki öğrenci eylemlerinin (bildungsstreik) sembolü. hayır dsip ile ilişkisi yok onlardan önce students for a democratic society ve sozialistischer deutscher studentenbund bu sembolü kullanmaktaydılar.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki (ODTÜ) Lisans ve Yükseklisans (Master) eğitimimi bitirdikten sonra 2007 yılının Eylül ayında, Almanya’dan aldığım doktora kabulu vesilesiyle beynelmilel bilim paryasının bir parçası oldum. Kendi deneyimim üzerimden bir bilim prekarya sınıf resmi çizmem gerekirse, beynelmilel emek piyasasına giriş nedenlerimi ve bu yolculuğa neden çıktığımı da kısaca anlatmam gerekiyor.

Çalıştığım konu Astrofizik ve o dönem de Türkiye’de istediğim sevdiğim konuyu çalışma şansım vardı, ancak sorun Üniversite’de çalışmak üzere kadroların olmaması, olan kadroların da öncelikli olarak Astrofizik gibi temel bilimsel konular yerine uygulamalı araştırma yürütenlere verilmesiydi.

Bu kadro sıkıntısı nedeniyle üniversitenin, özellikle de o dönem ODTÜ’deki bir çok yükseklisans ve doktora öğrencisi TÜBİTAK’ın Bilim İnsanı Destekleme Daire Başkanlığı burslarından [3] ve proje istihdamından yararlanıyordu. Yükseklisans ve doktora bursları için bireysel başvuru yeterli iken, proje aracılığıyla istihdam ise ancak çalışmak istediğiniz öğretim üyesinin Tübitak’a bir proje başvurusunda bulunması ve bunun kabul edilmesi ile gerçekleşebiliyor.

Tübitak burslarının yarattığı durum ise, sağlık sigortasının olmadığı, emeklilik primlerinin yatmadığı, üniversite ile öğrencilik dışında bir kurumsal bağınızın olmadığı güvencesiz bir istihdam şekli. Kadrosuzluk yüzünden mühendisliklere ve diğer temel bilimlere servis dersi veren fizik bölümünün laboratuarlara ve derslere girecek asistan eksiği yaşandığından, bursu olan yükseklisans ve doktora öğrencilerinin laboratuarları girmesi beklenilebilmekte, bunun karşılığında da oda, bazı durumlarda da bilgisayar temin edilmekte ve kadrolu asistanlarla doğan eşit emeğe, eşit ücret çelişkisine de “CVnizde öğretim deneyimi iyi gözükür,” şeklinde kılıf bulunmaktaydı.

Türkiye’deki o dönemki kadro eksiği, yaşanan bir dönüşümün göstergesiydi. Kadro sayısı elbet ki geçen dönemlerle karşılaştırıldığından daha az olarak nitelendiriliyordu. Diğer yandan sigortalı çalıştırılan öğrenci asistanlık sistemi de tamamen uygulamadan çıkarılmıştı. Ayrıca asistan olarak kadro alma imkanı doğsa bile, üniversitelerin görüşüne göre Türkiye’de alınmış bir doktora, ileride öğretim üyeliği için bir engel teşkil etmekte, en azından yönetimin eleman alımında yaptığı kararlar bunu göstermekteydi. Bu açıdan görüntüde yaşanan kötü gidiş beni, emek piyasasının daha iyi olduğunu düşündüğüm Avrupa’ya yöneltti. Bunun asıl nedeni Avrupa’nın merkezine gidiyor olmam, dolayısıyla benzer problemler yaşamayacağım beklentisi iken, aslında gerçeğin böyle olmadığını görecektim.

almanya’da politik ve kurumsal haleti ruhiye

Almanya’da üniversitenin yaşadığı dönüşümün en görünür örneği, Almanya eyaletlerinin uygulamaya koyduğu öğrenci harçları (Studiengebühr) zamları idi. Her eyalette durum farklı olmakla beraber, bir çok eyalet 2007 yılından itibaren asgari idari harcamaları karşılayacak düzeyde olan harçları 500 euro’ya yükseltti. Doktora araştırmamı gerçekleştirdiğim Heidelberg şehrinin bağlı olduğu Baden-Württemberg’de de durum bu şekildeydi. Harç konusu o kadar önemli bir konu haline geldi ki, 2011 eyalet seçimlerinde Baden-Württemberg’de yeşiller öğrencilerin haklarını platformlarına taşıdılar ve üniversitede aktif bir propaganda faaliyeti yürüttüler. Nitekim iktidara gelmeleri ile sözlerini tutarak harç zamlarını da geri aldılar.

Bu zamlar 2009’da iyice güçlenen ve ülke çapında harekete geçen farklı eyaletlerdeki öğrenci boykotlarının (Bildungsstreik)[4]ortak konularından biriydi. Ancak 2009’da öğrenci hareketlerinin bu nebze hız kazanmasının başka bir nedeni vardı ki o da Almanya’nın Üniversitedeki Diplom(Magister) sistemini Avrupa standartlarına uygun bir şekilde Lisans ve Yükseklisans olarak dönüştürmesiydi. Bu değişim, kredilerin Avrupa’ya göre standardize edilmesi vesilesiyle ders yüklerini artırıyor, sınav sistemini değiştirerek öğrencilerin ödev ve sınav yüklerini de artırıyor ve son olarak pratik eğitim adı altında staj zorunlulukları da ön görüyordu.

heidelberg üniversitesi eğitim fakültesi binası, aralık 2009daki işgal sırasında. anfideki toplantı devam ederken, dışarıdaki işgal standı.

Doktora öğrencileri bu dönüşümün neresinde diye sorulursa, Bolonya sürecinin derinliğine inmek gerekiyor. Üniversitenin yeni sektörlerin ihtiyacı olacak şekilde, verimli olarak idaresini ön gören bu değişim süreci öncelikle bütçe kısıntılarını ön görmekte. Diğer yandan da yaşam boyu eğitim söylemi ile yükseköğretim veya okul sonrası eğitim gören öğrenci sayılarının artırılması hedeflenmekte. Küçülen bütçesiyle artan öğrenci talebini karşılaması beklenen üniversitelere önerilen reçete de, neoliberal edevatların en sevileni performans ölçütleri.

Bir bölümün mezun ettiği öğrenci sayısı gibi nesnel kategorilerin yanı sıra öğrenci memnuniyeti gibi öznel kategoriler de performans ölçütlerinin içerisinde. Üniversitenin tek görevi öğretim olmadığı için, akademik yükselme de tabi ki bu performans kriterlerine dahil. Türkiye’deki sistem örnek verilirse, Doçentlikten Profesörlüğe yükselmek için belirli sayıda yayın yapmış olmak bu yükselme kriterlerine bir örnek. Ancak Almanya dünyada kendine has bir örnek teşkil ediyor, o da akademik olarak alınabilecek tek kadronun Profesörlük olması. İdari, teknik ve öğretim kadrolarını bir köşeye bıraktığımızda, Anglo-Sakson sisteminde Türkiye’dekine paralel bir şekilde Profesörlüğe kadar Associate Professor gibi ara basamaklar vesilesiyle erken kadro alınma şansı var iken, Alman sisteminde eski kurumsal gelenek nedeniyle bu ara kadrolar bulunmamakta. Bu da üniversitedeki genç araştırmacı kadrolarının Anglo meslektaşlarının aksine bu kadroları alıncaya kadar çok daha uzun bir süre fonlar vesilesiyle güvencesiz olarak çalışmalarına neden oluyor.

Ancak Almanya’nın bilim ve araştırma topoğrafyası sadece üniversite ile bitmiyor. Humboltçu araştırma ve öğretimin birlikteliğine alternatif olarak sadece araştırmada odaklanmayı ön gören Max Planck Enstitüleri Üniversiteye paralel bir yapıyı temsil ediyor. Bu enstitülerde güvenceli kadro olanakları çok daha çeşitlendirilmiş durumda. Ancak her halükarda, doktora öğrencisi ihtiyaçları nedeniyle yakınlarında bulunan bir Üniversite ile bağlantılı olmak zorundalar çünkü enstitülerin kendi başlarına doktora derecesi verme hakları bulunmamakta.

Bu şartlar altında ne tam öğrenci ne de tam öğretim üyesi olan doktora öğrencilerinin durumu, iş tanımı belirsiz esnek emek kaynağı olarak emek istihdamı hiyerarşisi piramitinin en altında yer alıyor. Bir yandan aktif araştırmacı olarak yapacakları araştırma ve yazacakları makaleler tez danışmanlarının ve enstitü müdürlerinin performans kriterlerini gerçekleştirmesinde kilit önem taşıyorlar, diğer yandan üniversite veyahut enstitü içi işler için kullanılabiliyorlar. Bu açıdan azalan kaynaklarla araştırmanın devam etmesi için, üniversitelerde uzun süreli sözleşmeli kadroların azalarak, yerlerine güvencesiz istihdamın ikame edildiğini görüyoruz [5].

organize olurken

Bu kadar fazla doktora öğrencisinin olduğu ve neredeyse sadece profesörlerin kalıcı kadrolara sahip olduğu bir sistemde, yaşanan en temel sorun danışmanlıklar ve bunun kalitesi. Üniversitenin doktora sistemi, 19uncu yüzyıl geleneklerinin korunmasıyla bugüne kadar gelmiş zanaat ehli ve çırak ilişkisinden oluşuyor. Doktora eğitimi bu kabul edilegelmiş hali ile öğrencileri, bir üniversite ya da bir araştırma enstitüsünde araştırmacılığa hazırlayarak, ihtiyaçları olan bilimsel becerileri ustalarından, bizzat yanlarında çalışarak, öğrenmelerini ön görüyor.

Bu prensip üniversite tüzüğüne de yansıyarak, tez jürisinde bir profesör bulunması, doktora derecesi alınması için bir gereklilik olarak yerleştirilmiş. Kısacası öğrenci alma ve yetiştirmenin kadroya bağlı olduğu, kadronun da sadece profesörlerde olduğu [8] bu sistemde, giderek artan doktora öğrencisi sayıları ile başa çıkmak da bir sorun halini alıyor.

Öğrencilerin danışmanları ile yaşadıkları bilimsel, kişisel ve çalışma alanındaki anlaşmazlıklar, danışmanın tez danışmanlığından çekilmesine ve dolayısıyla bazı durumlarda öğrencinin doktorayı bırakmasına kadar gidebilmekte. Yukarıda anlatılan kurumsal çok başlılık içerisinde bu tarz sorunların idari kadro tarafından üstesinden gelinmesi yeri geldiğinde verimsiz ve sıkıntılı bir hal almakta.

Öğrenci temsilcileri vesilesiyle bazı arkadaşlarımızın sıkıntılarını ve doktora eğitim haklarını yitirme tehlikesi yaşadıklarını öğrendiğimizde, Heidelberg astronomi öğrencileri olarak toplanmaya başladık. Sorunlar tartışılmaya başlaması sorunların aslında sadece öğrencilerin danışmanlarıyla kişisel ilişkilerinden değil, sistemin çelişkileri nedeniyle yapısal olduğunu gösteriyordu.

Önemli bir yapısal sorun, doktora çalışmalarının büyük proje bazlı fonlandırılmasında, bir doktora tezinin bilimsel fizibilitesinin danışmanlar tarafından iyi düşünülmemiş olması ve bunun yanında büyük projelerin geciktiği durumlarda bir tez üretmek için sınırlı vakti olan doktora öğrencilerinin araştırmalarının tehlikeye girmesiydi.

Danışmanların güvencesiz durumları ise öğrencileri doğrudan etkiliyebiliyor. Özellikle idari yükü fazla olan profesörlerin, fazla sayıda öğrenci aldıkları durumlarda tez danışmanlığının pratik faaliyetlerini postdoc yani kısa süreli sözleşmeyle çalışan doktora sonrası araştırmacılara devretmekteler. Bu nedenle günbegün öğrenciye zanaatini öğreten deneyimli araştırmacı, bazı durumlarda doktora öğrencisinin tezinin bitmesini beklemeden çalıştığı şehri hatta ülkeyi terketmek zorunda kalabiliyor. Bu bilim emeği piyasasının tamamen beynelmilelleşmesinin bir getirisi. Kısacası bir doktora öğrencisi araştırmacı olarak bilim piyasasına girdiğinde, iş güvencesinin olmamasının yanı sıra, danışman sahibi güvencesinden de feragat etmekte.

Bu sorunlara bir çözüm bulma amacıyla bir araya gelen doktora öğrencileri olarak ortaya koyabildiğimiz en somut ürün bir danışmanlık kılavuzu [6] ortaya çıkarmak oldu. Genel olarak gözlemlediğimiz, doktora öğrencilerinin farklı beklentilerle çalışmalarına başladığı ve en azından bir danışmandan neler beklemesini bilmesi gerektiği idi. Çünkü uyguladığımız doktora öğrencisi anketinde, genel anlamda danışmanı bir profesör olan doktora öğrencisinin danışmanlıktan memnuniyetsiz olduğu gözükmekteydi [7].

esnek emek, ve iş akitleri

Bir doktora derecesi almanın bu kadar karmaşık hale gelmesinin bir nedeni bir çok farklı dönemin emek pratiklerinin birbirine girmiş olması. Bir yanda zanaatkar eğitimiyle paralel bir “eti senin, kemiği benim” mantığı diğer yanda da neoliberal dönüşümün etkisinde, paryalaşan bir istihdam şekli kendi çelişkilerinin yanında, birbirleriyle de uyumsuzluğu beraberinde getiriyorlar. Bu pratikler çokluluğunu çözmesini bekleyeceğimiz olası sıkıntıları çözmesi gereken iş akitleri yukarıda anlatılan karmaşanın kayıp halkası olan sosyal refah devletinin ürünleri olduğu için, olası problemlere ayrıca katkıda bulunuyor. Bu ne demek? Şu an içinde bulunduğumuz esnek çalışma saatleri, hareketlilik, güvencesizlik gibi kavramların geriye çevirdiği 8 saatlik çalışma günü, iş ve sağlık güvencesi gibi haklar 19uncu yüzyılın sonları ve de 20inci yüzyılın başlarında emekçi mücadeleleri sonucunda kazanılmıştı. Elindeki sınırlı kaynaklarla üniversiteyi performans kriterleri çerçevesinde idare etmesi gereken üniversiteler de bunu başarabilmek için iş akti kriterlerinin etrafından dolaşmayı bir strateji olarak benimsiyor.

Daha önce Türkiye örneğinde yaşadığım şekliyle, bunun en kolay yolu doktora çalışmasını yapan öğrencilere sözleşme yapmak yerine bursa bağlamak. Bu iş aktinden, çalışan işveren ilişkisinden kurtulmanın en doğrudan yolu. Sağlık, emeklilik sigortası gibi ek harcamalardan kurtulan üniversite veya enstitü bu şekilde herhangi bir öğrenciye maaş olarak normalde ödenenin yaklaşık olarak yüzde seksenini ödeyebiliyor. Bu konu Max Planck öğrencilerinin örneğinde açıkça görülüyor [9].

Bütün Max Planck Enstitülerinin öğrencilerinin ve öğrenci temsilcilerinin şemsiye örgütü olan PhDNet grubunun hazırladığı bu rapor, istihdam farklarını tartışıyor ve idari kadronun yeri geldiğinde tersini iddia etmesine rağmen [10], güvenceli istihdamın yani sözleşme uygulamasının daha avantajlı olduğu sonucuna varıyor. İşin daha hazin yönü, Max Planck idaresinin öğrencilerinin sadece yüzde 20sinin işlerine başlamadan önce sözleşme ile burs arasındaki farkları anlatması, ve sadece öğrencilerinin yüzde 13üne burs ya da sözleşmeli istihdam aradında seçim hakkı tanıması. Sözleşme veya burs sahibi olma oranlarına bakıldığında ise, işe başladığı gün burs ile sözleşmenin farkını bilenlerin, bu farkı bilmeyenlere oranla sözleşmeyi tercih ettikleri görülüyor [11].

Buraya kadar sözleşmenin olumlu özelliklerinden bahsettik ama onun da belli durumlarda bursa göre bazı dezavantajları bulunmakta. Avrupa vatandaşı olmayan doktora öğrencileri için sözleşmeli çalışma her halükarda, öğrenci statüsünde doktora yapmaktan daha zor. Bunun nedeni çalışma izinlerinin çıkarılma zorluğu. Almanya özelinde çalışma izni çıkartmak istediğinizde, iş vereninizin aynı konuda çalışacak Alman vatandaşı olmadığı ve özellikle sizin becerilerinize ihtiyaç duyulduğu şeklinde göçmen bürosuna yazı yazılması ve bu kurumun ikna edilmesi gerekiyor. Ancak bu sınırlamaların ülkeye biliminsanı istihdamını etkileyeceği düşünülerek, doktora için alınan çalışma izinlerinde ayrıcalıklı bir uygulamaya gidiliyor ve sözleşmeye özel çalışma izni çıkarılabiliyor.

Bu şu anlama geliyor, çalışma izniniz yaptığınız araştırmaya ve çalıştığınız kuruma bağlı hale geliyor. Eğer bir nedenle enstitü değiştirmeniz gerekirse, çalışma izniniz ve dolayısıyla Almanya’da oturma hakkınızdan da olabiliyorsunuz. Bu uygulama şöyle sonuçlara yol açmakta, tez danışmanıyla öğrencinin yaşadığı bir husumet sonrasında eğer ki öğrenci danışman değiştirmek isterse, fakülte bunu uygun bulsa bile çalışma ve oturma izni bürokratik ayrıntıları bu değişimin önüne engeller çıkarıyor. Böylece bilim eğitimindeki usta çırak ilişkisinin, yevmiyeli emek ilişkisi formalliğine dönüştüğünü ve bunun sıkıntılarını getirdiğini görebiliyoruz.

Emekçi hareketliliğinin güvencesizleştirmenin bir stratejisi olduğu ise, sözleşmeye sahip öğrenci oranlarının Alman ve avrupalı olmayan öğrencilere göre dağılımına bakıldığında ortaya çıkıyor. Bütün Max Planck doktora öğrencileri karşılaştırıldığında, Alman öğrencilerin sadece yüzde 35 burs ile istihdam edilirken, bu rakam Avrupa vatandaşı olmayan öğrenciler için yüzde 82 [12]. Burslu öğrenci sayıları arasındaki bu büyük fark, Almanya vatandaşları ile Avrupa vatandaşı olmayanlar arasında bir gelir farkına da yol açıyor. Yönetim ile bu konu konuşulduğunda genel tavır “yabancı öğrencilerin emeklilik sigortasına, işsizlik maaşına zaten ihtiyacı yok” şeklinde. Ancak doktoramı bitirdikten sonra diğer işime başlayıncaya kadar bürokratik işlemlerin tamamlanmasını beklerken 5 ay işsiz kalmış bir göçmen olarak, Avrupa’da kalmamı sağlayan önemli bir faktör aldığım işsizlik maaşı idi. Bu açıdan araştırma idari kadrolarının ilgisiz tavrı gerçeklerle uyuşmamakta. Özellikle Avrupa dışından gelen göçmen işçiler yasal durumları nedeniyle otomatikman gözden çıkarılabilir olduklarından, gerçekte Avrupalı akranlarıyla eşit şartlarda olabilmeleri için daha güçlü güvenceye ihtiyaç duyuyorlar.

İş sözleşmelerinin kısıtlayıcı etkilerinin etrafından dolanmanın bir diğer yaygın yolu da doktora öğrencilerine yarı zamanlı sözleşme düzenlemektir. Günde 8 saat ve yeri geldiğinde daha fazla çalıştığı bilinen doktora düzeyindeki araştırmacıların kolay istihdamını sağlamak ve üniversitenin veyahut enstitünün uygun gördüğü maaşın verilmesi için kağıt üstünde çalışma saatlerinin gerçeğin yarım olarak gösterilmesi Almanya’da yaygındı. Bu uygulamanın bir diğer asimetrisi farklı fakültelerde farklı çalışma saati tanımlarının yapılması. Bizzat kanıtı elimde olmamasına rağmen aldığımız duyumlara göre mühendislik fakültelerinde yarı zamanlı yerine, üç çeyreklik sözleşmelerin hazırlanması aynı üniversitenin farklı işleri yapan doktora öğrencilere uygulanan eşitsizliği gösteriyordu.

Zaten bilim araştırmasının özü bir tür maddi olmayan (immaterial) emek olduğu ve bir sonraki işi garantiye almak üzere çalışıldığı için, emeğin 8 saatlik çalışma süresine kısıtlanması ve çalışma günün tanınması kendi içerisinde sorunlu. Bu durumda emekçi 8 saat üzerindeki çalışmasını, patronun emriyle değil piyasa şartlarında işini koruyabilmek adına bu yapmakta. Bu nedenle idare ile yaşanan herhangi bir anlaşmazlıkta 8 saatlik çalışma günü veyahut sözleşmeler üzerinden bir hak aramaya girişmek, üniversite ortamında gayet anlamsız bir durum.

Nitekim, bu öğrencilere yaptırılan angarya işler idare ile görüşmelerimizde bizim de karşımıza çıktı. Angarya iş olarak, üniversitede alıştırma saatleri ve laboratuarlara girme, enstitü bazında ise ziyaretçilere gezi rehberliği verme pratikleri öğrenciler arasında sıkıntı yaratmakta. Üniversitede derslere sokulma pratiği, öğrencinin sözleşmesinden bağımsız şekilde standartlaştırılmış. Ancak kurum çokluğundaki karışıklıkta, öğrenci emekçisi arzı ile öğretim ihtiyacı talebini planlayamayan üniversite, derse girme sorumluluğunu da doktora öğrencisine ihale ediyor. Aslında Türkiye’den de alışkın olduğum, üniversite sözleşmesinde olmadan derslere girme pratiğinin Almanya’da da olması beni şaşırtmıştı. Eskiden sadece üniversitede araştırma görevlisi kadrosuyla ve öğretim sorumluluğu ile sözleşme alabilen doktora öğrencileri, fon sistemli finansman değişimine rağmen projede çalışsalar da, burslu olsalar da üniversitenin eski pratiğine tabiler.

Farklı enstitülerin farklı erk ve direniş göstermesi sebebiyle, bu enstitülerin öğrencileri de doktoraları boyunca farklı yoğunluklarda öğretim vermek durumundalar. Örneğin, ders verme zorunluluğu astronomi öğrencileri için bir dönem iken, fizik öğrencileri için üç dönem. Diğer yandan, aynı derslere ve lablara giren diplom(yükseklisans) öğrencileri ders saati başına maaş alırlarken, yine aynı dersleri vermeye giren postdocların da sözleşmelerinde öğretim zorunluluğu olduğu için emekleri en azından yasal olarak yevmiyelendirilmiş durumda. Bu resimde ortaya çıkan eşitsizlik, üç farklı grubun aynı emeği sarfederken, farklı tür ücretlendirilme ile karşılaşmaları ve daha da kötüsü bunun doktora öğrencileri için bedava emek olması.

Bu pratiklerin -en azından üniversite kapsamında- yasallaştırılması, öğretim görevini doktora derecesini almak için bir gerekçe olarak gösterilmesi ile sağlanmış. Bu şekilde neyin emek olduğu, neyin üniversitenin hizmeti olduğu bir el çabukluğu ile tersine çevrilmiş oluyor. Bir doktora öğrencisinin aldığı dersler üniversite tarafından verilen bir hizmettir, ve öğrencinin bu derslerden geçer not alma sorumluluğu doktora derecesinin alınması için gerekçe olarak kabul edilebilir. Ancak kabul edilebilir olmayan, üniversitenin bir hizmet olarak diğer öğrencilere sunması gereken laboratuar ve alıştırma saatlerini gerçekleştirmek için genç araştırmacıların ücretsiz emeğinin kullanılmasıdır.

Bu konuya dair üniversitemizde bulunan eğitim sendikası (Die Gewerkschaft Erziehung und Wissenschaft (GEW)) temsilcilerini bilgilendirdiğimizde bizimle hemfikir olduklarını gördük. Konunun tartışılması için fakültedeki öğrenci temsilciliği (Fachshaft) ve çalışan meclisi (Betriebsrat) aracılığı ile fakülte kararlarını değiştirmeye çalışma stratejisinde karar kılındı ancak konuyla ilgilenen doktora öğrencilerinin tezlerini tamamlayarak gitmeleri nedeniyle bu konu sonuca bağlanamadı. Diğer yandan öğrenci temsilcileri ile yaptığımız konuşmalardan çok önemli bir sonuç çıktı, o da bu tarz ücretsiz emek kullanımının üniversiteye lisans ve yükseklisans düzeyinde de planlı olarak uygulanmaya koyulduğunu farketmemiz oldu. O dönem diplom(yükseklisans) öğrencilerinin yeni gelen lisans öğrecilerine ücretli olarak verdikleri üniversiteye entegrasyon dersi, üniversite kararıyla tercihi olarak kredi karşılığında yapılabileceği kararı alınmıştı. Kısacası üniversite emeğe verilen ücreti, kredi ile ikame etmeyi uygun görmüştü. Ancak görülen o ki, bu karar sadece bu ufak ders ile sınırlı değil, aksine üniversite çapında farklı derslere, staj çalışmalarına ve öğrenci danışmanlıklarına da uygulanmak üzere ön görülmüş durumda. Öğrenci temsilciliği bu ders özelinde kararı tersine çevirmeyi başardı, ancak Heidelberg Üniversitesinin bu büyük çaplı planını ileride uygulamaya geçiremeye çalışmayacağını düşünmemek gerek.

Üniversitenin yasallığın etrafından dolanarak, finansmanına getirdiği yaratıcı çözümler araştırmacıların mücadelesinde çok büyük sorunlar ortaya çıkarıyor. İdare ile yaptığımız tartışmalarda, üniversitenin uygulamalarının angarya iş olduğunu ve öğrencilerin yasal olmayacak şekilde çalıştırıldığını söyledik. Nitekim, fonlandırılmış projelerde çalışan araştırmacıların, sözleşmelerinde belirtilen işler dışında çalışmaları yasal değil. Bunun karşılığında idareden gelen cevap kontratlarımızın yarı zamanlı olduğu bu nedenle, üniversitenin yasal olmayan bir şey yapmadığı oldu. Bir yandan doktora çalışmalarının kabul edilebilir olması için, yarı zamanlı sözleşmelerin uygun gördüğü vakitlerin üzerinde çalışılması gerektiği idare tarafından bilindiği halde, diğer yandan hakkaniyetli olan değil yasal olanın arkasına sığınarak, doktora öğrencilerinin ücretsiz emeğinin Heidelberg üniversitesi tarafından kullanılmaya devam ettiğini gördük.

Bu uygulamalar neoliberal siyasa tasarımcılarının iddialarının aksine verimlileştirmiyor[13], aksine paryalaştırıyor. Bu hem yukarıda anlattığımız şekilde sosyal yevmiyenin (sigorta, sağlık, emeklilik) azalması şeklinde gözlemlenebilir, hem de psikolojik olumsuz etkilerin oluşmasıyla yaşam kalitesinin düşmesi şeklinde. Bunun en vurucu örneği Berkeley öğrencileri arasında yapılan intihara eğilim araştırmasında görülüyor. Lisans öğrencileri ile doktora öğrencileri arasındaki intihara meyil karşılaştırılmalı olarak incelendiğinde, doktora öğrencilerinde bu eğilimin keskin bir şekilde arttığı tespit edilmiş [14]. Elbette intihar psikolojinin ve psikiyatrinin konusu ancak bunun sözünü burada etmemin nedeni, intihar ile paryalaşma arasında ilişkinin neden-sonuç değil ancak tetikleyici etkisine işaret etmek.

Bu konuyu açmamın ayrıca kişisel bir nedeni daha var, bu da 2011 yılının Mayıs ayında yaşadığımız Crystal Brasseur arkadaşımızın intiharı idi. Bir pazartesi günü çalıştığı Max Planck enstitüsünde odasında vefat eden Crystal’ın ölümü öğrenciler arasında büyük bir üzüntüye neden olduğu kadar aynı zamanda da belli bir suçluluk duygusunu yarattı.

Eğer daha önceden semptomlar vardıysa, bunları önceden görerek müdahale edememiş olmamız, bir doktora cemaati olarak başarısız olduğumuz anlamına geliyordu. Bu gibi bir konuda Crystal’ın aynı zamanda enstitüde ve odasında intihar etmiş olmasının içinde barındırdığı anlamı sorgulamak istememize rağmen, olayın ağırlığı politika konuşmayı da baltalıyor. Ancak kişisel bir not ile beni rahatsız eden bir noktayı ifade etmem gerekirse, idarenin tutumunun sorunu yapısal olarak görerek, bunu incelemeye sorgulamaya gitmemesi ve gerçekleşen olayın arkadaşımızın kişisel sorunlarıyla ilgili olduğunu ima ederek, savunmacı bir tutum takınması şeklinde gerçekleşti.

Toplumdaki bilim pratiği ve kurumları algısı, sınıfların ötesinde ve uzak bir cemaat olarak görülmekle birlikte, ekonominin nüfuz ettiği her alan gibi aslında toplumun her alanında görülen hiyerarşik yapıyı içinde barındırıyor. Bunun yanında ekonominin de dönüşümüyle, piramitin en altında bulunan kesim olan doktora öğrencileri ise bu dönüşümden en kötü payı alan grup oluyorlar. Kendimin de dahil olduğum bir öğrenci/bilim emekçisi grubu olarak içinde bulunduğumuz yapıyı dönüştürme deneyimimizin sonuçları sorulduğunda, somut ürün olarak raporlar ve toplantılar dışında pek bir şey yok. Sadece Astronomi düşünüldüğünde bile enstitü sayısının beş olduğu bir şehirde, kariyer motivasyonuyla işlerine konsantre olmuş bir grup yüksek eğitimli insanı bir araya toplamak kendi içinde öznel ve coğrafi zorluklar barındırıyor. Ancak buna rağmen sınırlı sayıdaki insanla, Almanya’nın ve üniversitelerinin politik olarak hareketli olduğu bir dönemde kurumsal yapıyı çözümlememiz ve bunu sorgulamamız kendi içinde bir başarıdır.

Bu deneyimden elimizde kalan en önemli sonuç, eşit işe, eşit ücret ve 8 saat iş gününü savunmak için klasik refah devleti emekçi direnişi mekanizmalarının yerine, yeni parya direniş stratejilerinin gerekliliği. Bilim emeğinin istihdamı, beynelmilelliği ve esnek çalışma şartları açısından geleceğin sömürü yöntemlerini öncelemekle beraber, diğer yandan da üniversite eğitimi içinde bulunduğu ülkenin de istihdam şeklini ve piyasanın ihtiyaç duyduğu emekçiyi belirlemekte. Bu açıdan da bir yandan genç biliminsanlarının, hem bilim politikalarının şekillendirilmesi ve üniversite yönetiminde söz sahibi olmak üzere örgütlenmeleri gerekmekteyken, diğer yandan da içinde bulundukları istihdam şeklinin diğer sektörlerde görülen taşeronlaştırmayla ilişkisini farkederek bu şartların iyileşmesi için diğer maddi olmayan emeğin çalışanları ile yani; yazılım mühendisleri, call center çalışanları, mimarlık stajyerleri vs. dayanışmaları gerekmekte.

[1] Chris Lorenz, “Will the Universities Survive the Eurepean Integration?” []
[2] Nuray Ergüneş, Sinan Alçın; “Neo-Liberal Dönüşüm Sürecinde Üniversiteler,” Tarem Yayınları, 2010
[3] ODTÜ öğrencileri salt sayısal rakamlarda BİDEB burslarının kullanımında birinci sıradadır. []
[4] http://www.bildungsstreik.net/
[5] David Cyranoski, Natasha Gilbert, Heidi Ledford, Anjali Nayar & Mohammed Yahia; “Education: The PhD factory,” Nature 472, 276-279 (2011) [] . Grafik 3 amerika için olmakla beraber, azalan kadroları ve artan postdoc istihdamını gösteriyor.
[6] []
[7] []
[8] profesör olmayan ancak öğrenci almasına izin verilen küçük bir grup danışmanın mevcut olduğunu şerh düşmek gerekmekte. priv.-dozent denilen fonlandırılmış kaynaktan üniversite kadrosunda yer alan habilitasyonlu araştırmacılar ile, geçici profesörlük ismi genç araştırmacılara verilen güvencesiz bir nevi “profesörlük” kadroları da tez danışmanlığı yapma yetkisine sahipler.
[9] Sayfa 13, Doctoral Training and Working Conditions in the Max-Planck Society (2009/2010), PhDnet, 2010 []
[10] İdare tarafından dillendirilen genel savunma, burs ile öğrencilerin eline daha çok para geçtiği bu nedenle de öğrencilerin burs almayı sözleşmeye tercih ettiği idi.
[11] Sayfa 16, aynı rapordan
[12] Sayfa 28, aynı rapordan. Bölümler arası farkların karşılaştırılması için sayfa 26.
[13] “Doçent ve profesörlerlerin kadro garantisi bulunması, teşviklerin olmaması ile birleşince çoğu durumda rehavete neden olmaktadır.” Türkiye’de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar, 2008, [] Bu rapor Türk Sanayiciler ve İş Adamları Derneği’nin girişimiyle European University Association’a hazırlatılmıştı.
[14] “Berkeley Graduate Student Mental Health Survey”, Berkeley Graduate and Professional Schools Mental Health Task Force, 2004 http://www.ocf.berkeley.edu/~gmhealth/reports/gradmentalhealth_report2004.html ancak link çalışmamakta. Bu raporun tümü University of California “Student Mental Health Committee Final Report” içinde bulunmakta []

akademide paryalaşma: bir almanya örneği” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s