bir nevin yıldırım hikayesi – bölüm 1 – egemen erkeğin başını küçükken ezmek gerek –

terry eagleton felaketleri ikiye ayırır, biri aniden gerçekleşen şok edici felaketler iken öteki ise, günbegün gerçekleşen süregelen trajedilerdir. bunların birbirlerine zıt olmalarının nedeni ise, ilk tür felaketler kabul edilemez ve korkulan bir tür iken, ikinci kategori ise gündelik yaşamın sadece bir arka planıdır ve önemsizdir.

türkiye’de kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri işte tam da bu ikinci arkaplan felaketi kategorisine girmekte. kadın cinyetlerini bir köşeye bıraktığımızda dahi, yasaların ve bürokratik yapının kadını korumaktaki yetersizliği ve isteksiz tavrı bunun birebir kanıtı. bunu ideolojik bir kasıt olarak algılamamız çok zor. din psikologlarının eliyle kavga eden karı kocayı barıştırma stratejisini güden bir devlet de, tacizden şikayetçi olan kadını evine yollayan ya da bizzat suçlayıcı tavırla sorgulayan o devletin polisi en basit anlamıyla iktidarsızdır. sözümona en kutsal değeri olan “ana ve bacı”yı korumadaki isteksizliği ancak sorunu çözme kifayetsizliğinin bir semptomu olabilir.

[*]

tecavüz söz konusu olduğunda adaletin nasıl işlemediğe ve işletilmediğini en yakın zamanda n.ç. davasının sonucu ile tanık olduk. tecavüzcünün cezalandırılmadığı, fail ile evlendirildiği bir çok durumu da her gün görmekteyiz. kadın cinayetlerinin de gündelik bir haber olduğu bu ortamda, bir de basına yansımayan, kadınların şikayetçi olmadığı durumları düşündüğümüzde bu trajedilerin ne kadar gündelikleştiğini görmüş oluyoruz.

ayrıca devletin ilgisizliği konusunda bir örnek parantez olarak sırrı süreyya önder’i hatırlatmak gerek.

türkiye’deki erkek sorununu[**] bir ezen ve ezen ilişkisi çerçevesinde değerlendirdiğimizde çözümün devletten değil de ezilenden gelmesi daha da elzem bir hal alıyor. ki aslında görünmeyen bir şekilde durumun gerçeği de bu, türkiye’de söylenegelen genel algı, hapishanelerin kocasını öldüren kadınlarla dolu olduğu yolunda. bunu türkiye’nin patriyarkal, şöven yapısından bağımsız düşünmemek gerek.

işte bu tür olayların en vurucusu geçen hafta yaşandı. kendisine 5 ay boyunca tecavüz eden nurettin gider’i öldüren ve bununla kalmayarak kafasını keserek, köy meydanına atan nevin yıldırım’ın hikayesini ana akım medyada çokça yer aldı. kimsenin kayıtsız kalamadığı bu olaya yapılan eleştiriler türkiye’nin ideolojik topolojisini belirgin bir şekilde polarize ediyor, farklılıkları bizzat ortaya koyuyor. bu açıdan bu olayı ve bu olayın yanlışlığı üzerine yazılanları gözden geçirmek istiyorum.

* durum ne olursa olsun kafa kesilmiş. bu kabul edilemez

işin cinayet boyutuna girmeden önce, tekrar tekrar altı çizilen cansız bedene yapılan mutilasyonun yanlışlığı idi. iddianın temeli, cansız bir bedene durum ne olursa olsun cezalandırma amacı ile yapılan zarar verme, insanlık ve medenilik dışıdır söylemini barındırıyor, hatta daha ileri giderek, pkk’lı bedenlerini köy meydanlarında sürükleyen türk askerleri ile bağlantı kuruyor.

bu iddiaya verilecek cevap aslında bizzat, türk askeri ile kurulan teşbihin kendinde yatıyor. tsk mensubu subay ve erbaşlar pkk militanlarının ölü bedenlerini, kana susamış caniler oldukları için köy meydanında sürüklemiyorlar (cani oldukları için bundan zevk alanları olabilir, ama eylemin nedeni bu değil). asıl neden, örgüte destek veren köylülerin gözünü korkutarak, devletin propagandasını yapmak. bu açıdan bakıldığında, aynı şekilde nevin’in uyguladığı yöntemi de köy ahalisine yönelik bir propaganda olarak değerlendirmek gerekiyor. gerçekleştirdiği eylemin kendine ait olduğu ve bunu hangi amaçla işlediğini anlatmak istemiş olan olan nevin, bilinçli olarak bunu nurettin gider’in kafasını keserek yapmakta. bu açıdan elbet ki olayda bir kendini kaybetme bir bilinç kaybı değil, bizzat planlı ve bilinçli bir eylemlilik ifadesi var.

bu noktada yapılanın vahşet saikiyle yapılmadığı gerçeği canilik iddiasını anlamsız kılmış oluyor. ancak zamanda da bir sonraki soruyu getiriyor,

* propagandası yapılan kavram ‘namus.’ bu kadını aşağılayan, ve ataerkil bir kavramdır. nevin, gider’i ataerkil ahlaki bir saik ile öldürmüştür

hem kendini sol olarak tanımlayan kişiler tarafından hem de liberaller tarafından dillendirilen bu iddia, kabul edilemez bir ön kabul ile başlıyor: “tecavüzden duyulan rahatsızlık kültürel olarak görelidir, nevin tecavüzün şiddet boyutundan değil, toplum tarafından dışlanma korkusu yüzünden cinayeti işlemiştir.”

bu akıl almaz ve kabul edilemez ön kabul, cinsel şiddetin psikolojik boyutunu tamamen göz ardı ediyor ve yok sayıyor. kadın nesnenin üzerine uygulanan cinsel şiddetin, kanlı canlı gerçeğini halının altına itmeye yelteniyor. elbette bu analizde tarihler üstü bir değişmez arayışı peşinde değiliz, ancak tecavüzcü özne ile fail nesne arasındaki ilişkiye baktığımızda, tecavüz kelimesi tanımını da içinde barındırıyor. yapılan eylem nesne tarafından olduğu kadarıyla tecavüzcü tarafından da cebir aracı ile gerçekleştirildiği için yapılanın adı tecavüz. kısacası, olay aslında erkekte gönlü olduğu halde bekaretini korumak istediği için penetrasyona izin vermeyen bir kadının hikayesi değil. bilinçli olarak elinde silahı ile kadının rızasının aksine, insanın en ‘mahrem’ parçası olan cinselliğine ve beden algısına terör uygulanmasını barındırıyor bu hikaye.

rahatsızlığın nedeninin, insan bilinci ve onun yaşadığı terör değil de ahlakçılık ve namus olduğunu söyleyenlerin kafasındaki ideal kadın, silahı ile eve giren erkek ile cinsel ilişkiye girmeli ve bundan rahatsız olmamalıydı. tarihin üzerinde ideal formlar arayan liberal algının, ideal özgür kadın formunun da cinselliğini özgürce (ve sayıca bol) yaşaması ve bunu ilericilik olarak sunması sadece liberalizmin düşünsel sefaleti değil aynı zamanda da patriyarkal zihninin fantazilerinin freudiyen bir sürçmesi oluveriyor. kadın özgürleşmesini, cinsel organ ve erotizm üzerinden tanımlayan liberal akıl, kadının günbegün yaşadığı ezilenin mücadelisini de idealizm miyopluğu yüzünden göremiyor.

bu noktada, kavram ve etimoloji polisliğiyle liberal pratiklere rahmet okutan sol siyaset devreye giriyor, ve namus kelimesinin kullanımını sorguluyor. klasik anlamıyla kadın bedeni ve cinselliği üzerine tahakküm kurmayı ‘gösteren’ namus kelimesi, her durum ve her olay için aynı anlama mı gelmektedir?

örneğin, aşık olduğu sevgilisi ile cinsel ilişki yaşadığı için aile meclisi tarafından öldürülmesine karar verilen bir genç kadın ile nevin aynı durumda mıdır? aile meclisinin dillendirdiği namus ile, nevin’in köy meydanında dillendirdiği namus aynı anlama mı gelmektedir?

bir durumda namus, birbirini seven ve cinselliğe rıza gösteren iki gencin sevişmesinin yanlışlığını gösterirken, diğer durumda ise cebir ile uygulanan cinsel terörün kabul edilemezliğini tanımlamaktadır. bu açıdan kabul etmek gerekiyor ki, bir nesne olarak kadın bedeni üzerindeki tahakkümü anlatmıyor, hatta aksine olumlu bir terime dönüşüyor.

dil, feminist mücadelenin hareketli alanlarından biri. feminist yazında anlatılagelmiş bu mücadele stratejilerinden biri de ‘reappropriation’ yani yeniden tahsis etme. en önemli örneklerinden biri, zencilerin kendilerine ‘nigger,’ eşcinsellerin de ‘fag’ demesi. bu noktada namus kelimesinin kadın tahakkümü amacı yerine kadına uygulanan tahakküme karşı isyanı betimlemek için kullanılması, bir yeniden tahsis etme örneği haline geliyor. namus, erkil cinsel kontrolü değil, tecavüz etmenin ve cinsel şiddetin yanlışlığını betimliyor. bu durumda namus kelimesinin fonksiyonunu ve bunun kullanım özelindeki yerinin görebilmek gerekiyor.

şiddete ve tahakküme isyan eden bir madunun, kendi dilini sıfırdan icat etmesini beklemek bu noktada insafsızlık. elbet ki, isyan eden birey kendi ifadesini de içinden çıktığı kültürden bulacaktır.

* tecavüz kötü bir şey olabilir ama cinayetten kötü değildir

tarihler ve durumlar üstü değişmezler yaratmak çok komik bir düşünsel tembellik örneği diye düşünüyorum. sadece bu açıdan saçmalığı ortadayken, günümüzün şiddet kaşıtlarının devlet terörü destekçilerinden, kapitalizm sömürüsü tetkik edenlerden ve makro politik konusunda ahkam kesenlerden oluştuğunu ifade etmek, absürtlüğü iyice görünülür kılmkakta. insan ve doğa sömürüsünün normal olduğu, doğrudan olmayan yollarla, nükleer santral kurarak, sanayi bölgelerinde insanlık dışı şartlarda işçi çalıştırarak, insan canını hiçe saymak dururken, uluslararası ilişkiler jargonu ile insan kitlelerinin milli gereksinimler için ölüme gönderebilmelerini tahayyül edebilen ve buna cevaz veren zihinlerin, bir zalimin bizzat kendi mazlumu tarafından öldürülmesini kabul edememeleri ancak ironik olabilir.

şu noktada yazımın başında ifade ettiğim eagelton’un felaket ayrımına dönmek gerekiyor: elbet ki, ideolojik dünyamızın arka planında süregelen insan ölümleri karşısında ezilenin bilinçli, ani ve vurucu şiddetini görmek çok daha şok edici.

o şiddet, bu şiddeti haklı çıkarır mı noktasında, ezen ve ezilen ilişkisine dönmek gerek. bu soruyu ilk kez soran ve soruya cevap vermeye çalışanlar bizler değiliz. öncelikle jean-paul sartre’ın fanon’un ‘yeryüzünün lanetlileri’ne yazdığı ön sözü hatırlamak gerek:

‘isyanın ilk günlerinde insan öldürmeli: bir avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmaya denktir, hem zalimi yok eder hem de mazlumu: arda kalan bir ölü bir de özgür insandır; galip ilk kez ayağının altında vatan toprağını hisseder.’

şiddet ezen ve ezilen ilişkisi içinde kurgulanmış, kartezyen nesne özne ilişkisini alaşağı eden, bıçak gibi kesip bitiren radikal eylem tarzıdır. gerçekliği ve yaşama/hayatta kalma imkanı zalim tarafından belirlenmiş/kısıtlanmış olan, kısaca tamamen bir nesne olmuş mazlumu içinde bulunduğu durumdan kurtaran, özgürleştiren bir eylem biçimidir. şiddet özgürleştirici ‘tek’ eylem biçimi olmamakla beraber, içinde olduğu duruma göre önemli bir psikolojik anlam taşımakta.

* tecavüz öznelliği, kurbanlık psikolojisidir: kadınlar tecavüz “olayı”na takılarak özgürleşemiyor, kendilerini kurbanlaştırıyorlar

bu görüşü ben uydurmadım, ciddi ciddi postmodern görelilik kavramınının bu derece bokunu çıkaranlar mevcut. aslında çok şaşırmamak gerek, ezen ve ezilenin göreli olduğu ve ezilen tarafından yaşanan herhangi bir acının, ezilenin kendi anlam dünyasından kaynaklandığını iddia edenler, akademik literatürde dahi mevcut. bu eleştirilerin paolo freire’in “ezilenlerin pedagojisi” kitabına karşı uygulanası ise şaşırtıcı değil.

bir paralellik kurmak gerekirse, bu argüman türk ana akımının kürtlere, kürtlüklerini reddetmelerini salık vermelerine benzemekte. bu algıya göre, psikolojik olarak kürtlükten sıyrılırlar ve t.c.’nin normatif vatandaşlık anlayışını kabul ederlerse, bütün acıları bitecektir.

bir adım ileri giderek, kabul edelim ki nevin’in acısı “kurban” olmasından kaynaklı, ve bir tür terapiye ihtiyacı var. bu terapi içinde bulunduğu gerçekliği reddederek ve yok sayarak gerçekleşmeyecek. aksine: nevin, nurettin’i öldürerek yıllarca sürebilecek bir terapi sürecinden çok daha etkili bir şekilde kendi terapisini gerçekleştirmiştir, hegelci bir anlamda insanlığını kanıtlamıştır/kabul ettirmiştir. bu basit bir intikam meselesi de değildir, yaşanan terörün içinde hayatta kalma ve onurlu bir insan olma kavgası vermiştir. sartre’ın değişiyle, bir taşla iki kuş vurmuş sadece bir tecavüzcü bir erkek öldürmekle kalmamış, özgür bir de birey yaratmıştır.

* şiddeti savunanlar tecavüzcülerin öldürülmesini mi savunuyor? bunu savunan namus cinayetini de savunur, örgüt/aile cezalandırmalarını da

genel geçer doğrular ve değişmezler kurgulayan bu akıl yine büyük bir hata işliyor ve yukarıda kurgulanan bütün söylemi bir kenara atarak sadece kendi korkularını dillendiriyor. ‘bu durum’ özelinde zalimini bizzat öldürerek özne haline gelmiş bir ezilen ile, ataerkil hassasiyetlerle ölüm emri veren egemen patriyarkın durumu elbet ki bir değil.

yukarıda savunulan, ezileni pasifliğinden kurtaran bu şiddetin gerçekleşmesi için en önemli şart olan ezilen iştirakı, elbet ki ‘git namusunu temizle’ diyen ağabey örneğinde yok. burada açıkça şunu çizmek gerekiyor. bir ezilenin meşru müdafa saikiyle vahşileşmesi ile devrimci bile olsa bir devletin bu cezayı kesmesi aynı değil, ve burada savunulan da değil.

son olarak ezen ve ezilen ilişkisinde, yapılan her başkaldırının “geçerli ve kabul edilebilir” olması için bilinçli ve teorik temelli mi olması gerekiyor maaşını alamayan bir işçi patronuna kazma ile saldırdığında bu eylem, teorik temelli olmadığı için adli bir vaka mı oluyor? devrim dediğimiz, marksizm dediğimiz şey, tam da “zaten bilinçsiz olarak var olan madun direnişinin politikleştirilmesi” değil mi? şunu unutmayalım ki paris komünü kapital bitmeden gerçekleşti, daha da önemlisi komunist manifesto dünya tarihi sınıf savaşının tarihidir derken tarihsel bir devamlılıktan bahsediyor. devrim nedir, marksizm nedir, üretim araçları ve devrim stratejisi nedir bunlar “icat olmadan” önce de sınıf mücadelesi, ezilen mücadelesi vardı. şimdi benim eleştirim burada şu, toplumda şu an var olan ezilen dinamiklerini göremediğiniz sürece bunları politize edecek herhangi bir strateji zaten üretemezsiniz.

[*] video, sol ana akım tarafından cinsiyetçi olarak damgalanmış behzat ç dizisinin ikinci sezonunun asli anlatı zirvesinden. tüm bir sezonunu kadın istismarcılarının katilini aranmaya aramış behzat ç, hayalet’in yardımıyla katilin suna başkomser olduğunu öğrenir. neredeyse tüm sezonun teması olan kadına karşı suçların karşısında devletin yetersizliğini ve ilgisizliğini anlatan suna başkomser, yazıda anlatmak istediklerimi özetliyor.
[**] elbet ki kadınların erkekler tarafından öldürülmesi kadın sorunu olarak değerlendirilmemeli. sorun bir erkek sorunudur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s