1969: 2014’e gelecekten bir bakış

1968’de toplumsal mücadelerde yaşanan uluslararası patlama, bugün içinde bulunduğumuz 2011-2013 süreciyle çok büyük benzerlikler gösteriyor. Bu iki farklı dönemdeki patlamar arasındaki önemli benzerliklerden biri eğitimli orta sınıfın bu kalkışmalardaki rolü. Bunu sadece öznel bir sınıfsal hissiyata hapsetmemek gerek; yaşanan kalkışma, üretim şekillerinin değişimi ile beraber emek sömürüsünün farklılaşması ve üniversitelerde beyaz yakalı emekçilerin de daha önceki ayrıcalıklarından feragat etmesi gerektiğinin ortaya çıkmasıyla ilintiliydi. Bunun en önemli ifadesi Mario Savio’nun ünlü konuşmasında, üniversitenin bir fabrika, öğrencilerin de alınıp satılabilen doğal kaynak olduğu tespitidir.

Gezi’nin sınıfsal muhteviyatı konuşuladursun, her halükarda Türk orta sınıfının katılımı bariz bir şekilde ortadaydı. Bu açıdan ezenin kurtuluş mücadelesindeki yeri nedir bunu konuşmak üzere, direnişin üzerinden bir yıl geçmesini fırsat bilerek bir 1969un ABDsiyle bir karşılaştırma yazısının vaktinin geldiğini hissettim. İnsanoğlunun aya ilk kez ayak bastığı, Stonewall isyanının yaşandığı ve Woodstock’un gerçekleştiği, Rob Kirkpatrick’in deyişiyle “her şeyi değiştiren yıl”a, 1969’a, ve beyaz devrimcilerinin örgütü olan “The Weathermen”in o yılki macerasına bir göz atalım.

Weathermen, Chicago Öfke Günlerinde.
Weathermen, Chicago Öfke Günlerinde.

En büyük kitlesel patlamanın yaşandığı Fransa’ya nazaran daha tedrici gelişmiş olan 68’in ABD ayağının fitili Columbia üniversitesinden ateşlenmişti. Nisan 68’de, üniversitelerinin Institute for Defense Analysis aracılığıyla orduyla birlikte çalıştığını öğrenen öğrenciler, buna karşı ve New York’taki kentsel dönüşümün bir parçası olacak Columbia üniversitesinin Harlem’de yapacağı spor salonu inşaatının durdurulması için okullarında bir işgal başlamışlardı. Ardından farklı ancak meşru yerel dertler nedeniyle diğer üniversitelerinde de işgaller başladı ve savaş karşıtı eylemlerle büyüyerek devam etti. Kampüslerinde belli kazanımlarını sağlamlaştırmış bu grupların edindikleri güven ve deneyimle kendilerine daha büyük hedefler seçmeleri de kaçınılmazdı ve 75deki bitişine kadar Vietnam savaşının sonlandırılması, amerikalı sol aktivistlerin en büyük amacı olmaya devam etti.

Seçimler ve Demokrat Parti

1968 Mayıs’ından başlarayarak 1969un sonlarına uzanan dönemde ne olduğuna bakarsak, öğrenci aktivistlerinin kampüslerinden çıktığını görüyoruz. ABDde o yıl ana akım siyasetin yüzleşmesi gereken en büyük test, Demokrat partinin ön seçimleri idi. 1968 cumhurbaşkanlığı seçimleri için Demokrat partinin adayının, Vietnam savaşını devam ettirecek olan Lyndon Johnson’ın başkan yardımcılığını yapmış Hubert Humphrey’in kazanacağı kesin gibi görülüyordu. Bunun en önemli nedeninin ise, savaş karşıtlarının tek umudu olan Robert Kennedy’nin 6 Haziran’da suikaste kurban gitmesiydi. Demokrat Parti’nin Vietnam savaşı politikasını olduğu gibi yürüteceğine inanan aktivistlerin tek umudu, Chicago’daki önseçimleri protesto etmekti.

Bir yanda önseçimlerin kendi gerginliği sürerken, bina dışında kentin çeşitli yerlerinde gösteriler devam ediyordu. 28 Ağustos’ta tüm kenti etkileyen isyan, 10bin göstericiye karşı 23bin polisin müdahalesi sebebiyle olmuş ve ABDnin sol tarihinde travmatik bir hatıra olarak kalmıştı.

Durumun vehameti ise sadece savaş karşıtlarına uygulanan polis şiddetinde değil, şehrin valisinin kamuoyundan aldığı büyük destekte[1] ve Chicago yedilisi olarak anılacak aktivistleri hapse tıkmayı amaçlan politik yargılamaların başlamasındaydı. Aslında sonuçta istenen olmuş ve Demokrat Parti kamuoyu gözünde güvenilirliğini kaybetmişti, ancak 68 seçimlerinin kazananı -seçilirse 10 ay içinde savaşı bitireceğini söylemiş olsa bile- Nixon’dı, ve bu aktivistler için ileride çok daha büyük dertlere neden olacaktı.[2]

(Beyaz) Öğrenci hareketi radikalleşiyor

Aslında Weathermen’in devrimci bir hareket olarak kendini duyurması da tam olarak Chicago yedilisi ile ilintili. Demokrat parti önseçimleri için aktivistleri organize eden liderleri “isyan için komplo kurma” suçu ile yargılayan bu dava bizim de alışık olduğumuz şekilde sokak muhalefetini etkisiz hale getirmek için düzenlenmiş torba bir örgüt suçlaması idi. Dava, politik ağırlığının getirdiği gereklilikle, ertesi yıllarda da dönemin sosyal ve devrimci toplulukları/örgütlerinin önemli bir mevzuu haline geldi.

İki adım geriye atarak, Weathermen’in ne olduğunu anlamak için, ABD 68indeki en önemli gruplardan birinden, bizde Fikir Kulüpleri Federasyonu’na (FKF) [3] tekabül eden, Students for a Democratic Society’nin (SDS) tarihine bakmak gerek. Kampüsteki ilerici sol ve hatta devrimci hareketleri örgütlemiş olan SDS’in, 68 eylemleri kitleselleşerek kazanımlar elde edildikçe, önemi iyice arttı. Ancak Vietnam savaşını temsil eden Johnson’ın halefi Humphrey’in seçilmemesi, onun yerine şahin Nixon’ın gelmesi, ve bunun yanında uzun süren güçlü eylemler, grevler ve okul işgallerine rağmen Vietnamdaki savaşın engellenememesi genel anlamda amerikanın yeni solunu (The New Left) karamsarlığa sürükledi. Buna binaen gerçekçekleşen, SDS ve diğer sol gruplar içerisindeki sekter tartışmalar sonucunda, SDSin 1969 itibariyle yönetimine seçilen Revolutionary Youth Movement (RYM) isimli grup, emperyalist ABDye karşı sokakta doğrudan eyleme ve hatta şiddete ihtiyaç duyulduğunu savunuyordu.

Bu seçimlerde itibaren bu grubun Weathermen olarak anılmasının nedeni, 69 seçimleri sırasında yaptıkları açıklamada Bob Dylan’ın “rüzgarın nereden estiğini anlamak için meteorolog(weatherman) olmaya gerek yok” sözüne yaptıkları atıf. Burada bahsedilen hava olayı da tabi ki ABDde yaşanacak olan komunist devrim. Taktiksel olarak, Che Guevera’dan devşirdikleri fokocu kent gerillası usülü ile hücreler halinde örgütlenen Weathermen, bu çalışmalarının ilk meyvelerini de 1969da Chicago’da, kendi verdikleri isimle, Öfke günlerinde almayı planlıyorlardı.

Öfke günleri (Days of rage)

bringthewarhome_oct11

Öfke günleri’nin amacı, bir önceki yıl Chicago’da Demokrat Parti önseçimleri sırasındaki isyanlardan sorumlu tutulan aktivist ve devrimcilere, davanın olduğu tarihte düzenlenecek bir eylemle destek vermekti. Ama daha da büyük bir amacı, pasif eylemler ve yürüyüşlerle bitirilemeyecek olan savaşın, ABD sınırları içine taşınarak bitirilmesini sağlamaktı. Sloganı “bring the war home(savaşı eve taşı)” olan Öfke Günleri, ABD vatandaşlarına kendi ülkelerinin sınır ötesinde müsebbibi olduğu gündelik şiddeti birebir yaşatacaktı.

Bu noktada biraz da Weathermen’in devrim teorisi, ve bunun kapsamında Öfke günlerinden beklentisini konuşmalı. 60ların amerikası, sadece zencilerin değil, aynı zamanda Amerika yerlileri ve hatta Porto Rikolulara kadar bir çok azınlığın devrimci öz örgütlenmelerinin başladığı bir dönem. Özellikle Kara Panterlerin Maocu diskuru ve (en azından görüntüde) silahlı propagandası hem ana akımda hem de radikal çevrelerde, etnisite, sınıf ve cinsiyet bazlı önemli tartışmaların başlamasına yarıyor. Buna karşın, beyaz ve ayrıcalıklı olduğunu bilen Weathermen, devrimin öncü unsuru olamayacaklarının ve hatta olmamaları gerektiğinin bizaat bilincine varıyorlar ancak tam da “ne yapılması” gerektiği noktasında bir çıkmaz içine giriyorlar. Devraldıkları en önemli düstur, zenci hareketinin özörgütlenme şekli. Malcolm X’in “ırkçılar sizin cemaatiniz içerisinde, beyaz ırkçıları biz örgütleyecek değiliz” söyleminin üzerine bina ederek, beyaz emekçi sınıf üzerinde yoğunlanmaya karar veriyorlar.

Savaş sonrası amerikasının üst düzey refahı karşısında, tabi ki ezen etnisitenin işçi sınıfını örgütlemek altından kalkılamayacak bir amaç. 68 hareketinin özellikle beyaz işçi sınıfı içerisinde kitleselleşemeyeceğinin bilincinde olan Weathermen ise çözümü radikalize olmakta görüyor. Beyaz eğitimli orta sınıf olarak, sahip oldukları ayrıcalıklardan vazgeçecek şekilde en büyük tehlikeyi ve şiddeti göze aldıklarında kitleleri uyandırarak, peşlerinden sürüklüyebileceklerine inanıyorlar. [5]

Bunun pratiğini, 69 itibariyle hızlandırdıkları hücre örgütlenmelerinde burjuva alışkanlıklarından arınarak, çok kısıtlı maddi imkanlarla hayatlarını idame ederek günlerini ve gecelerini yazılamadan “kamulaştırmalara” kadar giden sokak aktivizmiyle geçiriyorlar. Netekim, 11 Kasım Öfke günleri geldiğinde katılımını bekledikleri 10bin göstericinin aksine, 300 kişilik ufak bir grupla olmanın hayal kırıklığını yaşasalar da, Öfke günleri vandalizm eylemlerini söz verdikleri igibi gerçekleştiriyorlar. Sonuç 300e yakın tutuklama, kamuya verilen zararın (183bin 1969 doları) SDS liderlerinden tazmini yükümlülüğü oluyor.

Öfke günlerine en büyük darbe ise, ertesi gün yapılan “barışçıl” Chicago yedilisi eyleminde, Kara Panter Fred Hampton’un kendi sözleriyle geliyor.

“Anaşist, oportunist, pragmatist, maceracı ve Custercı (intihara meyilli) bir grup insanı desteleyemeyiz.[6]”

Her ne kadar Öfke Günleri ile, istedikleri momentumu ve kitleselliği yaratamamış olsalar da, Weathermen amerikan New Left hareketinin içerisinde önemli bir kanadı temsil etmeye başlayor. Sol aktivist gruplar içerisindeki şiddet sorusunun gözle görülebilir bir şekilde meşruiyet kazandığını görmek için çok beklemek gerekmeyecekti. Sol gruplar içerisindeki şiddet desteği, çok beklenmedik bir yerde ve zamanda, ABDde yaşanan tarihin en büyük savaş karşıtı yürüyüşünde gerçekleşecekti. Weathermen’in tarihine bir hezimet olarak yazılan Öfke Günlerinden sadece bir hafta sonra Washington DC’de gerçekleşecek olan bu gösteriler sırasında, barışçıl kitleden kopan 5bin kişi ile Weathermen beraber Adalet Sarayına (Justice Department) saldıracaklar ve ABD bayrağını indirerek Vietkong bayraklarını dikeceklerdi.

Adalet Sarayına St. Petersburg baskını

1967’den beri süregelen “National Mobilization Committee to End the War in Vietnam” (the Mobe) hareketi, büyük kitlesel eylemlerle Vietnam savaşını engellemeyi amaçlıyordu. Bu silsilenin sonuncusu, 1969 yılında, yeni bir organizasyon ile (the new Mobe), radikal grupları biraz da arkaplana iterek, geniş barışçıl kitleleri müdahil edecek şekilde, büyük bir Washingon DC eylemi düzenlemek şekilde tasarlandı. Sonuçta yarım milyon insanın katıldığı bu gösterilerin mesajı, “bizler Amerikalı çoğunluk olarak, Nixon’dan ve ABD hükümetinden savaşı bitirmesini istiyoruz,” olacaktı. Bu eylemlerin stratejik önemi ise tamamen pasif ve legal eylemlerle devletle iletişime açık olunduğunun gösterilmesi, ve son bir kez yarım milyon insanın sözleriyle barışı talep etmekti.

Ancak bu büyük kalabalığa rağmen, Nixon alay edercesine “o gece televizyonda futbol maçı izlediğini” söylemişti. Bu dakikadan itibaren, Nixon ve hükümetin söylemi, Vietnam konusunda “suskun çoğunluğun” kendisine desteğinin tam olduğu şeklinde devam etti, ve nispeten de hükümetin bu tutumu haklıydı. Chicago yedilisi davasında da ek zanlılardan olan ve sonradan bir Weatherman olacak olan Yippie (Youth International Party) aktivisti Joe Palmer durumu şöyle anlatıyor:

“Nixon haklıydı. Hepimiz evimize gittiğimizde ailelerimiz “Tabi ki Nixon haklı. Biz Nixon’ı seviyoruz ve çocuğumuz bile olsanız sizi sevmiyoruz… Git önce bir saçını kes, git bir iş bul!”… Sessiz çoğunluk savaşı destekledi, bunu yaptılar… Bizler “Amerikan milletin temiz bir kalbi var, ve ancak halk kendini bir ifade edebilse… halkın sesi duyulabilse, Vietnamdaki savaş da olmazdı” diyemezdik. Bu bir saçmalık.”

Diğer yanda, Kasım yürüyüşü sırasında bu yenilmişliği en iyi anlatan ve bir öfke vesilesile haline getirerek eylemcileri ateşleyen, Brooklyn’den peşinde öfkeli emekçi gençleri sürükleyerek yazar Sol Yurick oluyor. Şu gün geriye bakıldığında da Gezi için benzer şeyler söylenebilir.

“Bence biz çok çok yaklaşmıştık… o kadar ki, savaştan nefret eden ama yine de sisteme inanları korkutacak kadar… ve bizler onların bir önceki yıl destekledikleri, ama artık ondan para kazanmadıkları savaşa karşı savaşıyorduk. Kim bilir ne biçim alelacele konferanslar düzenlendi, kimbilir nasıl tehlike tahminleri yapıldı… Eğer tüm gücümüzle koşabilseydik, hücum edebilseydik o piyadeleri ezip geçebilirdik… ve de Amerikan hayallerinin beyaz mozolesine dalarak, büyülü hürmetlerini kendisine güç veren o sessiz ve namevcut kamuoyuna gösteren, televizyonu başına çökmüş o figürün önüne gelip, o eski Amerikanın tezahürün kalbini sökebilirdik… bunu onlar bizden çok daha iyi biliyorlardı. Çok yakındı: hepimiz oradaydık: bunu yapabilirdik: bunu biliyorlardı: onu bok ettik.”

Ve konuşmanın ardından kitle “War, war, one more war, revolution now (Savaş, savaş, bir savaş daha. Şimdi devrim zamanı)” diyerek Beyaz Saray’a girmeye kalksa da, ne kapıdaki askeri korumaları ne de Mobe organizasyonunun güvenliğini geçebiliyorlar.

Bu umutsuzluk ve yılmışlık, Yurick’in konuşması akşamı çıkış noktasını eylemin barışçıllığını kırmakta buluyor ve eylemcilerden 5bin tanesi organizatörlerin uyarılarına rağmen yürüyüş nizamını bozarak ABD Adalet Sarayına saldırıyor.

İşin en güzel yanı, dönemin Attorney General’i (ABDde adaletten sorumlu en yüksek siyasi) John Mitchell’ın Adalet Saray’ının pencerinden izlediği kitleyi 1917de kış sarayına hücüm eden rus köylülerine benzetmesi. Kendince hakir görmek üzere akıl edilmiş bu benzetmenin komunistler için ne kadar gurur vereceğimi düşünememiş olmalı.

Bayrak direğine Vietkong bayrağı asılı, camları kırılmış bir Adalet Sarayı’nın resmini buraya koymak çok isterdim ama internetlerde bunun bir izi kalmamış, ki ABD için de dönemin hükümeti için de akıl almaz bir eylem olmuş olmalı. Barışçıl çoğunluğu toparlamayı görev edinen The New Mobe’un da bölünme semptonlarından biri olan bu kalkışmadan bir buçuk ay sonra Weathermen, üyelerini toparladığı savaş konseyinde (Flint War Council) yeraltına çekilerek şehir gerillası olarak ABD ile mücadele etme kararını aldı.

Buradan sonraki geçmişi çalkantılı olmasına rağmen, Almanya, İtalya ve Türkiye’deki benzerleri gibi radikalleşerek büyümemiş, bir 78 kuşağının oluşmasına ön ayak olamamış, Weathermen Underground’un Vietnam savaşının bitmesindeki rolü de tartışılır. Ancak büyük resim içerisinde bakıldığında -aynı kendi devrim teorileriyle de benzer olarak- Weathermen’in ABD sol aktivizmi içerisindeki yeri dolduramaz.

Gezi ve Türkiye

Weathermen’in 68-69 serüvenine baktığımızda bizi ilgilendiren üç tema çıkıyor: çoğunluklar sorunu, halka ‘nah’ hizmet düsturu ve politik bir eylem olarak şiddet.

Çoğunluklar sornunu

Sol kitlelerin Vietnam savaşını durduramamaları önündeki en büyük engel, kitlesel eyleme rağmen “seçmen”in hükümet desteğiydi. Nixon’ın türettiği ve bugün kavramsal olarak AKPnin de kullandığı “sessiz çoğunluk” diskuru (bizde “sandığa gömdük” şeklinde sirayet ediyor), beyaz devrimcilerin yılmışlığının en büyük nedeniydi. Burada kurulması gereken paralellik, zenci hareketi: 50lerden itibaren haklarını tırnağıyla kazarak kazanan, yeri geldiğinde polisle silahlı çatışmaya girmek zorunda kalan, Ku Klux Klan nedeniyle devamlı bir hayati tehlike yaşayan zenci azınlığın Weathermen’e “maceracı” olarak tanımlaması aslında tam anlamıyla bir ironi.

Özörgütlenme sorununu bir kenara bırakırsak, ABDde yaşanacak olan olası bir sosyalizmden yarar görecek olan kitlenin azınlık olması elbet ki gayet normaldi. Ki Weathermen’in bunu sınıfsal olarak doğru kodlayarak, beyaz işçi sınıfına yöneliyor.

Ulaşılabilecek en büyük kitle ile çalışmak, liberallerle ortaklık kurarak, demokrat parti aracılığıyla lobicilik vs faaliyetleriyle savaşı bitirmeye çalışmanın, ve hatta radikallikten uzak durarak halkın sempatisini kazanmanın aslında haybeye bir uğraş olduğu, the new Mobe’un organize ettiği 15 Kasım yürüyüşüne karşı Beyaz Sarayın yüzsüzlüğü ve onun güdümündeki medyanın tepkisizliği örneğinde görülüyor.

Kısacası 69 Amerikası örneğinde, sol aktivistlerin/devrimcilerin radikalizm karşıtı makbul eylemlerle kent soylu sınıfın aklını çeleceğini düşünmek saflık olur. Diğer yandan asıl sorun, populer ya da halkçı bir beyaz hareketi ihtimali.

Halka hizmet vs halkla mücadele

ABD azınlıklarının 60lardaki özörgütlenmeleri, tarihsel olarak çok önemli örnekler teşkil ediyorlar. Devrimci Kara Panterler ve Porto Rikolu Genç Lordlar (Young Lords) grupları için asli slogan “Halka Hizmet” (Serve the People) idi, bunun da nedeni, pratik olarak kendi cemaatlerine ilkokulu eğitiminden, emeklilerin güvenlik içinde maaş çekmesine kadar hizmet götürmeleriydi. Ancak devrimci beyazlar için 1969dan sonra aynı formülün beyaz Amerikalılar için uygulanamayacağı düşünülmeye başlanmış. Bunun en bariz örneği “Halka Hizmet” sloganının Weathermen içinde “Halkla Mücadele”ye (“Fight the People”) dönüşür hale gelmesi.

Weathermen’in hizmet götürebileceği, yokluk içerisindeki o kitlesini bulamamış olması biraz da kendi çevrelerinden kaynaklanıyor. Yoksa 15 Kasım Moratoryuma peşinden mavi yakalı kitleleri getiren Sol Yurick örneğinde, böyle bir kitlenin “azınlık da olsa” varlığı ortada. Ki unutmamak gerek, şu an amerikan muhafazakarlığının kaleleri olan Teksas, Kansas eyaletleri 70lere kadar işçi sınıfı mücadelelerinin kaleleriydi.

Diğer yandan bir parantez de, “halka mücadele” diskuru ile radikalliği benimsemiş Weathermen maceracılıkları yüzünden eleştirmiş Kara Panter lideri Fred Hampton, 1969 Aralık’ında polis tarafından öldürüldü. Tarihin bir cilvesi ki, Weather Underground Organization bu nedenle ABD’ye açıkça savaş ilan etti.

Polisin Fred Hampton’a planlı bir şekilde öldürdüğü sonraki yıllardaki davalarla da sabit olan bu insanlık suçu, bir yandan devletle mücadelede radikalizmin meşruluğu olarak yorumlanabilecekken, aslında bana göre neredeyse bütün eski Weathermen üyelerinin hayatta, halleri vakitleri yerinde olması düşünüldüğünde, Amerikan devletinin hangi tür örgütü daha tehlikeli olarak gördüğünü gösteriyor.

Taş atmayın el bombası atın

Weathermen eylemciliği ve grubun şiddet kuramı, dönemin aktivist kitlesinin erişemediği başarılar karşısında oluşturduğu yıkılmışlık hissiyyatının farklı bir dışa vurumunu temsil ediyor. ABDnin “emperyal” gereksinimleri çerçevesinde uygulamaktan çekinmediği şiddetin bir şekilde imparatorluğun kendisine yöneltilmesi gerektiği düşüncesi, kent eylemlerindeki vandalizm eylemleriyle çok da anlamlı bir hale gelememiş gözükse de, önemli bir rezonansı çok farklı bir yerden amerikan ordusunun içinden buldu.

1969’un yıl olarak bir önemi daha bulunmakta, o da Pentagon’un “fragging” yani amerikan askerlerinin kendi subaylarını öldürme istatistiklerini tutmaya başladığı yıl olması. İsmi parça tesirli (el)bombasından (Fragmentation Grenade) gelen fragging, geri çekilmenin başladığı ve “savaş”ın kazanılamayacağının anlaşıldığı 69dan sonra doğal olarak sıklaşmaya başlıyor. Savaşın anlamsızlaştığı, ülke içinde -özellikle genç nüfusta- savaş karşıtlığının arttığı bu dönemde, subaylar silah altına aldıkları askerlere söz geçirememeye başlıyorlar. Bu öyle bir noktaya geliyor ki, askerlerine eziyet eden, tehlikeli görevlere gönderen subaylar, uyurken odalarına pimi çekilmiş bir elbombasının bırakılması suretiyle devre dışı bırakılıyorlar.

Bu eylemi yapanların hangi söylem ve propagandadan etkilenerek bunu yaptığını bilemiyoruz, ama şunu söyleyebiliriz ki genç nüfusun yoğun bir şekilde müdahil olduğu savaş karşıtı hareket ve onun içerisindeki tartışmalar bu eylemlerden bağımsız düşünülemez.

Diğer bir yandan, “fragging”i sokak hareketinden bağımsız dahi düşünsek bile, sadece şiddet sorunsalı açısından ABD ordusunun uyguladığı şiddete karşı verilecek daha meşru bir cevap düşünülemez. Bu açıdan Weathermen’in barışçıl eylem rutinini bozacak ve dönüştürecek bir çıkış olarak gördüğü şiddetin, kendi düşünmedikleri bir şekilde kullanıldığı ve savaşın bitmesinde etkili olduğunu görüyoruz.

resimdeki profesörü bulun.
resimdeki profesörü bulun.

Sonuç olarak, kaskları, deniz gözlükleriyle polisin copuna ve gazına direnişine hazır Weathermen’de bugünleri hatırlatan çok şey var. En modern şekliyle politik bir eylem olarak, hedef gözeten vandalizmin ve polisle mücadelenin bir şablonunu oluşturdular. 69 yılı Aralık’ı itibariyle kendilerine çizdikleri devrimci silahlı mücadele yolu aşağı yukarı belli olmuş olsa da, yöntemlerinin evrimi 71e kadar devam etti. Burada söylemek istediğim, Vietnam savaşı karşıtı hareketin ve ABD devrimcilerinin yaşadıkları en büyük yenilgilerin yaşandığı en çalkantılı yıllar daha önlerindeydi[8]. Bu açıdan tek söyleyeceğim şey, Gezi sonrası Türkiye’sinde mücadele daha yeni başladı ve en karışık yıllar daha önümüzde.

[1] Todd Gitlin. The Sixties: Years of Hope, Days of Rage. Toronto: Bantam Books, 1987.
[2] Nixon döneminde devlet, COINTEL-PRO programı ile sol gruplara karşı kontrgerilla faaliyetleri yürüttü. Bu faaliyet çerçevesinde yasadışı dinlemelerle bir çok sol grup takip altına alındı.
[3] Şu an üniversitelerde bir FKF var ancak eski FKF ile bir alakaları yok. İsim çalmayı bir tür örgütlenme stratejisi olarak algılayan bir grubun girişimin ürünü bu yeni FKF.
[5] Weathermen’in beyaz işçi sınıfı ile arasındaki ikircikli ilişkiye bir örnek ise, örgütün içindeki tek FBI ajanından, mavi yakalı geçmişi yüzünden hiç bir zaman şüphe duyulmaması.
[6] “We do not support people who are anarchistic, opportunistic, adventuristic, and Custeristic,”
[7] Yine Robin Palmer’ın anlatımına göre bunun bir diğer versiyonu “Serve the People Shit”e yani “Halka Bok Hizmeti (Sun)” , ya da “Halka Nah Hizmet” şeklinde alay konusu haline gelmiş.
[8] Kent State Üniversitesi Katliamı, Kamboçya’nın ve Laos’un işali.

1969: 2014’e gelecekten bir bakış” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s