devletin makbul müstehçenliği (ömer seyfettin türkiye’nin marquis de sade’ıdır)

“şeker portakalı” ve “fareler ve insanlar” kitaplarının bir öğretmen soruşturmasında söz konusu olması sansür tartışmalarını tekrar gündeme getirdi. muhafazakarlık ve hatta müesses nizam nedir, toplumsal hayatı nasıl çevreler, bunlar her zaman olduğu gibi aynı yüzeysel düzlemde tartışılıyor.

bu yazımda örneklendireceğim şey şu ki talim terbiye ve genel olarak muhafazakar devlet, müstehçenliğe karşı değil aksine makbul bir müstehçenliğin bizzat dayanağı. arsızlık ve müstehçenlik sosyal ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası iken, kabul edilemez müstehçenlik tanımı ve dolayısıyla sansür ancak politik olarak “kabul edilemez ve tehlikeli” düşünceler için işleme koyuluyor. bunun için incelemeye koymak istediğim hikaye, yukarıda anlattığım iddiaya muhteşem bir örnek teşkil eden, bomba ve başını vermeyen şehit gibi fantastik milli yazınımızın en sevdiğim yazarı ömer seyfettin’in ve beyaz lâle’si.

talim terbiye kurulunca okullara tavsiye edilmiş ve 100 temel eser listesindeki bu hikaye için bilgi yayınevinin ömer seyfettin’in tüm eserlerinin 10uncu kitabını seçtim. kitap arkasındaki açıklama şu şekilde.

arka1

Okumaya devam et

türk akademisinin kanayan yarası – araştırma görevlileri

değerli hocalarımızdan celal şengör çok isabetli bir yazı yazmış ve çok isabetli noktalara parmak basmış. konumuz TÜRK üniversitelerinde asistan yani araştırma görevlisi zulmü.

bildiğiniz gibi yıllardır, akademinin kanayan yarası asistanlarımız yıllarca doktora kisvesi altında kâh askerden kaçarak, kâh memurluk zırhının arkasına saklanarak KAMU KAYNAKLARIMIZI sömürmektelerdi. üniversite kadrolarını ve kampüsleri dolduran bu güruh, çoğunluklarından da güç alarak çokça ses çıkarmaktalar, köşe yazarlarımızı, profesörlerimizi ve yasa koyucularımızı tehdit etmekteler. işte celal hocamız, bu tehlikelere göğüs gererek, ve solculuğun markalaşarak bir populerlik göstergesi olduğu şu günlerde korkmadan gerçekleri ifade etmiş. asistanlar, idare ve öğretim üyesi baskısı yüzünden doktoralarını bitiremiyor olabilirler ama bunun suçlusu yine kendileridir. bu gerçeğe binaen devletin uyguludağı 50D yasasını destekliyor ve İTÜ asistanlarının çıkardığı yaygarayı kınıyor.

sengör01

Okumaya devam et

bir nevin yıldırım hikayesi – bölüm 1 – egemen erkeğin başını küçükken ezmek gerek –

terry eagleton felaketleri ikiye ayırır, biri aniden gerçekleşen şok edici felaketler iken öteki ise, günbegün gerçekleşen süregelen trajedilerdir. bunların birbirlerine zıt olmalarının nedeni ise, ilk tür felaketler kabul edilemez ve korkulan bir tür iken, ikinci kategori ise gündelik yaşamın sadece bir arka planıdır ve önemsizdir.

türkiye’de kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri işte tam da bu ikinci arkaplan felaketi kategorisine girmekte. kadın cinyetlerini bir köşeye bıraktığımızda dahi, yasaların ve bürokratik yapının kadını korumaktaki yetersizliği ve isteksiz tavrı bunun birebir kanıtı. bunu ideolojik bir kasıt olarak algılamamız çok zor. din psikologlarının eliyle kavga eden karı kocayı barıştırma stratejisini güden bir devlet de, tacizden şikayetçi olan kadını evine yollayan ya da bizzat suçlayıcı tavırla sorgulayan o devletin polisi en basit anlamıyla iktidarsızdır. sözümona en kutsal değeri olan “ana ve bacı”yı korumadaki isteksizliği ancak sorunu çözme kifayetsizliğinin bir semptomu olabilir.

[*]
Okumaya devam et

mukaddime söyleşileri kayıt 03 – bedavet, galebe, mülk

Kitap 1: İkinci bölüm: Bölüm 1 – 18

Bedevi ümran, vahşi milletler ve kabileler bu hususlara arız olan haller

Turan Dursun (Onur yayınları) sayfa 293 – 332

Süleyman Uludağ (Dergâh yayınları, 7. baskı) sayfa 323 – 351

Bu bölümde İbn-i Haldun’un en temel kavramlarından olan bedevilik ve onların sahip olduğu asabiyeti ayrıntılı olarak konuşuyoruz. İbn-i Haldun bu terimleri tanımlamaya girerken aynı zamanda bedevilerin nasıl yerli hadarilere karşı üstünlük kurabildiğini ve onların yönetimlerini ele geçirebildiklerinden de bahsediyor.

Bu kısmın en önemli içeriği İbn-i Haldun’un “insan adetlerinin ürünüdür” tespitidir. Haldun insanların üretim şekillerin onların sosyal ilişkilerini nasıl belirlediğini anlatmaya bu kısımda başlıyor. Bu açıdan bedavetin yüksek ahlakı ve şehirliliğin (hadaretin) bozukluğunun sebebinin de iş bölüşümü tarzı üretimi gerektiren şehir yaşantısının olduğunu burada anlatıyor.

Bu konudan yola çıkarak, birbuçuk saatin sonunda, bedavet ile günümüzdeki göçmenliğin ilişkisinden bahsediyoruz.

mukaddime kayıt 3 yine dropbox aracılığı ile sizlerle. afiyet olsun.

mukaddime söyleşileri – kayıt 02 – ibni haldun’un epistemolojisine giriş

sosyoloji ve/veya politik tarihin babası ibn-i haldun’un mukaddime’sini geçen yıl eylül ayından beri internetlerden terra incognita ile okuyoruz ve tartışıyoruz.

geçen hafta soundcloud vesilesiyle ilk kaydı gözden geçirerek internete yükleme imkanım oldu. elimizdeki kayıtları gözden geçirdikçe parça parça yüklemeyi planlıyorum. bu haftanın kaydı da bölüm 2, kısım 6 yani ibn-i haldun’un epistemolojisine giriş bölümü.

bu bölüm; turan dursun çevirisinde sayfa 234-288, süleyman uludağ çevirisinde ise sayfa 276-320de.

kurduğu yeni bilimin metodolojik temellerini tanımlayan ibn-i haldun, bilgi alma problemini peygamberlik örneği üzerinden değerlendiriyor, bilgi alma problemini vahiy, mucize, keramet ve sihir üzerinden tartışıyor.

ardından varlıkları antik yunan taksonomisine benzer bir şekilde tasnif ederek, insanı tanımlıyor. bu insan tanımını gerçeklik ile kurduğu bağlantı ile kurgulayan ibn-i haldun, doğru bilgiye ulaşmanın ancak vicdan ile mümkün olacağını anlatıyor. vicdan bizim güncel kullanımımızdan farklı, bütünsel bir gerçeklik algısını anlatıyor.

konuşmamızda bu kavramların temellerine, islam felsefesindeki yerine ve bilim felsefesi ile olası ilişkisine değiniyoruz.

mukaddime kayıt 2‘yi bu linkten dropbox aracılığıyla indirebilirsiniz.

maalesef arkaplan gürültüleri bu kayıtta da mevcut, ancak ilerideki kayıtlar daha sessiz ortamlarda gerçekleştirildi. o yüzden kusurumuza bakmayın.

ilk kaydı ise buradan dinleyebilirsiniz:

behzat ç.’nin hikmeti (“ihalede fesat” olmadan “badem bıyık” düşünülemez)

behzat ç. bölüm 68i daha izleyemeden, twitterda trending tweet ve olay olmasına şahit oldum. konu ahmet hakan’a göre klavye ergenliğinden kurtulamamış sayın milletvekilimiz şamil tayyar’ın behzat ç. tvitleriydi.

tayyar’ın bu sözleri çok tepki çekti. tespit ettiğim bir kaçı dışında, neredeyse atılan bütün tvitler tenkit içeriyordu. tenkit de destek de içerenlerin ikisi de, konuyu şu an gündemde olan özel yetkili mahkemelerin kapatılma tartışmasına bağlıyor, ve akp’nin hakkaniyetsiz tutuklamaları konu ediliyordu. destekçiler ise konuyu fırsat bilip konuyu teröre ve terörün bitirilmesine getiriyorlardı.

ancak bana sorarsanız işin ilginç yanı, bölümde devlet işleyişinin ayrıntıları ile ilgili çok önemli doneler varken, konunun “badem bıyık” ve akp ekseninde konuşulmasıydı.

Okumaya devam et

bebek katili devlet (ama düşündüğünüz şekilde değil)

kürtaj konusunda çok şey yazılıp çizildi. her zaman olduğu gibi ben yine geriden geliyorum. ne emrah göker‘in akp’nin neokemalist rahim politikasına ekleyebileceklerim var, ne de kürtajın tarihsel arkaplanını ferhunde özbay kadar iyi anlatabilirim.

ayrıca sivil toplum da kişisel haklar çerçevesinde tepkisini koymakta gecikmedi, bianet’in “kürtaj hakkı” kampanyası ve hemen ardından kadıköy yürüyüşü gerçekleşti. verilen tepkiler, ve yazılan ayrıntılı incelemeler üzerine ekleyecek pek bir şey kalmıyor, ancak bu hareketliliğe koyulan muhafazakar tepkilerden anlayacağımız üzere, bireysel haklar savunusunun doğuracağı retorik sıkıntılar ufukta şimdiden gözükmekte.


“zaten teşhirciler” olarak özetlenebilecek “kürtaj savunuculuğu orta-üst sınıfın ahlaksızlığıdır” retoriği sosyal medyanın ötesine yazılı medyaya da sızmış durumda. akp kurmayı söylemi öncülü vakit ve bugün‘e bir göz atmak yeterli.

bu açıdan, işaret etmek istediğim bireysal haklar savunusunun ötesinde, bir devlet politikası olarak uygulanan ve özünde nüfus artışı amacı bulunan kürtaj yasağının daha da genel olarak kadın üretkenliği üzerinde kurulan yeni tahakkümün, yapısal sonuçlarını tartışmaya açmak, ve mümkünse bunu sayılarla yapmak.

devletin şu an sahip olduğu sağlık olanaklarının insan sağlığı üzerindeki etkisini aynı şekilde devam ettireceğini kabul edersek, hesaplarıma göre,

rahimde sonlandırılmayan her 146bin gebelik, yaklaşık 3370 bebeğin ölümüne neden olacak,

ayrıca

anne başına 3 çocuk projesinin maliyeti ise 11800 bebek ve 120 annenin gebelik nedeniyle ölümü olacak.

kısacası eğer devletin derdi gerçekten yaşama hakkı olsaydı, siyaset üreterek bebek ölümlerini engelleyebilirdi. hesabın ayrıntıları aşağıda

Okumaya devam et

cinayetin parası neyse veririz

bir ay önce, sanat ve istihdam üzerine sosyal medyada önemli bir tartışma yaşandı. nedeni de baştroll’ün “devlet eliyle tiyatro olmaz, özelleştireceğiz” demesiydi. bunu fırsat bilen şablon liberallerimiz, aslında vergilerinden devlet tiyatrolarına pay ayrılmasının ne kadar yanlış olduğunu bütün nüktedanlıklarıyla ilan ettiler. dikkat çekilen iki ana nokta vardı. biri bütçe ile alakası olmaması nedeniyle batıl kalan, “kemalist devletçi kültür” iken diğer önemli ve tehlikeli nokta ise, tiyatrocuların kadrolu istihdamının kabul edilemezliği idi.

yaşanan bu tartışma akp’nin neo-osmanlıcı gösterip neo-liberal vurması ve bunun propaganda altyapısı ile ilgili çok önemli doneler veriyor.

ironinin nedeni de şu, geçen hafta baştroll uludere konusunun çok uzatıldığından zaten de ailelere gerekli tazminatın ödendiğinden bahsetti, bunu da “tazminatsa tazminat” şeklinde inanılmaz sağduyulu bir şekilde ifade etti. devletin rasyonel bütçe kullanımı ile ilgili konuşmaya bu kadar meraklı antimilitarist liberallerimizden de pek göze çarpan bir muhalefet görülmedi.

son dönemdeki devletin savunma ihalelerine baktığımızda çıkan sonuç şu:

bu nedenle bu yazımda liberallerimize seslenmek istedim, devlet cinayetlerini sol iç hesaplaşmaları kadar dert etmiyorsunuz, bari askeri bütçeyi, devlet tiyatroları bütçesini eleştirdiğiniz kadar eleştirin.

Okumaya devam et