1969: 2014’e gelecekten bir bakış

1968’de toplumsal mücadelerde yaşanan uluslararası patlama, bugün içinde bulunduğumuz 2011-2013 süreciyle çok büyük benzerlikler gösteriyor. Bu iki farklı dönemdeki patlamar arasındaki önemli benzerliklerden biri eğitimli orta sınıfın bu kalkışmalardaki rolü. Bunu sadece öznel bir sınıfsal hissiyata hapsetmemek gerek; yaşanan kalkışma, üretim şekillerinin değişimi ile beraber emek sömürüsünün farklılaşması ve üniversitelerde beyaz yakalı emekçilerin de daha önceki ayrıcalıklarından feragat etmesi gerektiğinin ortaya çıkmasıyla ilintiliydi. Bunun en önemli ifadesi Mario Savio’nun ünlü konuşmasında, üniversitenin bir fabrika, öğrencilerin de alınıp satılabilen doğal kaynak olduğu tespitidir.

Gezi’nin sınıfsal muhteviyatı konuşuladursun, her halükarda Türk orta sınıfının katılımı bariz bir şekilde ortadaydı. Bu açıdan ezenin kurtuluş mücadelesindeki yeri nedir bunu konuşmak üzere, direnişin üzerinden bir yıl geçmesini fırsat bilerek bir 1969un ABDsiyle bir karşılaştırma yazısının vaktinin geldiğini hissettim. İnsanoğlunun aya ilk kez ayak bastığı, Stonewall isyanının yaşandığı ve Woodstock’un gerçekleştiği, Rob Kirkpatrick’in deyişiyle “her şeyi değiştiren yıl”a, 1969’a, ve beyaz devrimcilerinin örgütü olan “The Weathermen”in o yılki macerasına bir göz atalım.

Weathermen, Chicago Öfke Günlerinde.
Weathermen, Chicago Öfke Günlerinde.

Okumaya devam et

Bankaların Soma Kurnazlığı

[Bu yazı bana ait değil, Toplumsal Hafıza Hareketi tarafından kolektif olarak hazırlandı.]

Soma’daki işçi katliamının üzerinden zaman geçerken, katliamın bir nesnesi olmaya itilen işçilerin hayat şartları da, hayatta kalanlar ve ölenlerin aileleri dışında birçok kişi ve grup tarafından konu ediliyor. Ağır şartlarda çalışan işçilerin aynı zamanda da geçim sıkıntıları nedeniyle yoğun ekonomik baskı altında olduğunu düşündüğümüzde, Soma hakkında açıklama yapanlar kervanına bankaların da katılmasına şaşırmamak gerek. Bankaların felaket bölgesi ve felakete kurban gidenlerle ilgili yaptığı açıklamalar bölgedeki kredi borçlarını ilgilendirmekle beraber, uygulanacak olan çeşitli yardımları da ilan ediyor. Bu noktada sorgulanması gereken, bankaların giriştiği bu marka odaklı halkla ilişkiler manevralarının gerçekte neyi kapsadığı ve taahhüt edilenlerin ne kadarının bankaların bizzat yasal zorunluluğu olduğu.

radikalhaber

Okumaya devam et

Galeri

Kömür Vurgunundan, İşçi Katliamına – I

Soma maden faciası ya da doğrusunu söylemek gerekirse, iş katliamında devletin ve Soma A.Ş.’nin sorumluluğunun tam olarak ne olduğu bugüne kadar konuşuldu, bundan sonra da uzunca bir süre tartışılacak gibi gözüküyor. İyimser bir bakışla, yasal sürecin işletileceğini düşünürsek, “sorumluluk” tartışması da teknik ve yasal bir boyuttan yürüyecek gibi gözüküyor. İşin politik kısmı ise şirket sahiplerinin ailelerinin AKP ile olan bağlantılarını ve hükümetin yürüttüğü taşeronlaştırmanın eleştirisini barındırıyor. Ancak pratikte yaşananı anlayabilmek için ne sadece teknik problemleri araştırmak ne de iktidar bağlantılarını deşifre etmek tek başına yeterli. Bu yazıyla yapmaya çalışacağım, son 12 yılda gelişen ve evrilen devletin kömür üretimi, alımı ve dağıtımı siyasasının, o gün madende yaşanan faciaya nasıl yol açtığını anlatmak, ya da kısacası pratik/tekniğin, ideolojik/politikle bağlantısını kurmaya çalışmak.

TKI

Okumaya devam et

devletin makbul müstehçenliği (ömer seyfettin türkiye’nin marquis de sade’ıdır)

“şeker portakalı” ve “fareler ve insanlar” kitaplarının bir öğretmen soruşturmasında söz konusu olması sansür tartışmalarını tekrar gündeme getirdi. muhafazakarlık ve hatta müesses nizam nedir, toplumsal hayatı nasıl çevreler, bunlar her zaman olduğu gibi aynı yüzeysel düzlemde tartışılıyor.

bu yazımda örneklendireceğim şey şu ki talim terbiye ve genel olarak muhafazakar devlet, müstehçenliğe karşı değil aksine makbul bir müstehçenliğin bizzat dayanağı. arsızlık ve müstehçenlik sosyal ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası iken, kabul edilemez müstehçenlik tanımı ve dolayısıyla sansür ancak politik olarak “kabul edilemez ve tehlikeli” düşünceler için işleme koyuluyor. bunun için incelemeye koymak istediğim hikaye, yukarıda anlattığım iddiaya muhteşem bir örnek teşkil eden, bomba ve başını vermeyen şehit gibi fantastik milli yazınımızın en sevdiğim yazarı ömer seyfettin’in ve beyaz lâle’si.

talim terbiye kurulunca okullara tavsiye edilmiş ve 100 temel eser listesindeki bu hikaye için bilgi yayınevinin ömer seyfettin’in tüm eserlerinin 10uncu kitabını seçtim. kitap arkasındaki açıklama şu şekilde.

arka1

Okumaya devam et

türk akademisinin kanayan yarası – araştırma görevlileri

değerli hocalarımızdan celal şengör çok isabetli bir yazı yazmış ve çok isabetli noktalara parmak basmış. konumuz TÜRK üniversitelerinde asistan yani araştırma görevlisi zulmü.

bildiğiniz gibi yıllardır, akademinin kanayan yarası asistanlarımız yıllarca doktora kisvesi altında kâh askerden kaçarak, kâh memurluk zırhının arkasına saklanarak KAMU KAYNAKLARIMIZI sömürmektelerdi. üniversite kadrolarını ve kampüsleri dolduran bu güruh, çoğunluklarından da güç alarak çokça ses çıkarmaktalar, köşe yazarlarımızı, profesörlerimizi ve yasa koyucularımızı tehdit etmekteler. işte celal hocamız, bu tehlikelere göğüs gererek, ve solculuğun markalaşarak bir populerlik göstergesi olduğu şu günlerde korkmadan gerçekleri ifade etmiş. asistanlar, idare ve öğretim üyesi baskısı yüzünden doktoralarını bitiremiyor olabilirler ama bunun suçlusu yine kendileridir. bu gerçeğe binaen devletin uyguludağı 50D yasasını destekliyor ve İTÜ asistanlarının çıkardığı yaygarayı kınıyor.

sengör01

Okumaya devam et

bir nevin yıldırım hikayesi – bölüm 1 – egemen erkeğin başını küçükken ezmek gerek –

terry eagleton felaketleri ikiye ayırır, biri aniden gerçekleşen şok edici felaketler iken öteki ise, günbegün gerçekleşen süregelen trajedilerdir. bunların birbirlerine zıt olmalarının nedeni ise, ilk tür felaketler kabul edilemez ve korkulan bir tür iken, ikinci kategori ise gündelik yaşamın sadece bir arka planıdır ve önemsizdir.

türkiye’de kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri işte tam da bu ikinci arkaplan felaketi kategorisine girmekte. kadın cinyetlerini bir köşeye bıraktığımızda dahi, yasaların ve bürokratik yapının kadını korumaktaki yetersizliği ve isteksiz tavrı bunun birebir kanıtı. bunu ideolojik bir kasıt olarak algılamamız çok zor. din psikologlarının eliyle kavga eden karı kocayı barıştırma stratejisini güden bir devlet de, tacizden şikayetçi olan kadını evine yollayan ya da bizzat suçlayıcı tavırla sorgulayan o devletin polisi en basit anlamıyla iktidarsızdır. sözümona en kutsal değeri olan “ana ve bacı”yı korumadaki isteksizliği ancak sorunu çözme kifayetsizliğinin bir semptomu olabilir.

[*]
Okumaya devam et

mukaddime söyleşileri kayıt 03 – bedavet, galebe, mülk

Kitap 1: İkinci bölüm: Bölüm 1 – 18

Bedevi ümran, vahşi milletler ve kabileler bu hususlara arız olan haller

Turan Dursun (Onur yayınları) sayfa 293 – 332

Süleyman Uludağ (Dergâh yayınları, 7. baskı) sayfa 323 – 351

Bu bölümde İbn-i Haldun’un en temel kavramlarından olan bedevilik ve onların sahip olduğu asabiyeti ayrıntılı olarak konuşuyoruz. İbn-i Haldun bu terimleri tanımlamaya girerken aynı zamanda bedevilerin nasıl yerli hadarilere karşı üstünlük kurabildiğini ve onların yönetimlerini ele geçirebildiklerinden de bahsediyor.

Bu kısmın en önemli içeriği İbn-i Haldun’un “insan adetlerinin ürünüdür” tespitidir. Haldun insanların üretim şekillerin onların sosyal ilişkilerini nasıl belirlediğini anlatmaya bu kısımda başlıyor. Bu açıdan bedavetin yüksek ahlakı ve şehirliliğin (hadaretin) bozukluğunun sebebinin de iş bölüşümü tarzı üretimi gerektiren şehir yaşantısının olduğunu burada anlatıyor.

Bu konudan yola çıkarak, birbuçuk saatin sonunda, bedavet ile günümüzdeki göçmenliğin ilişkisinden bahsediyoruz.

mukaddime kayıt 3 yine dropbox aracılığı ile sizlerle. afiyet olsun.